Sabah yedide işyerini açan bir kalıpçı ustasını düşünün. Ay sonunda on iki kişinin maaşını ödeyecek. Üç aydır tahsil edemediği alacağının peşinde. Artan maliyetlere rağmen üretmeye, istihdam sağlamaya ve işletmesini ayakta tutmaya çalışıyor.
Aynı saatlerde şehrin lüks bir otelinde, onun da sorunlarının konuşulduğu bir toplantı düzenleniyor. Gündemde büyüme hedefleri, yeni projeler, uluslararası iş birlikleri ve ekonominin geleceği var.
Ancak o usta o masada yok. Belki sorunları da yeterince bilinmiyor.
Aslında mesele zenginlik ya da makam değil. Mesele, zamanla oluşan mesafe.
Bu Toplum Zenginliğe Değil, Kibre Karşıdır
Türk toplumunun kendine özgü bir kültürü var. Bizde bir insanın ne kadar zengin olduğundan çok, zenginliğini nasıl taşıdığına bakılır. Hangi makamda bulunduğundan çok, o makamdan insanlara nasıl davrandığı önemlidir.
Anadolu kültüründe samimiyet, tevazu, dayanışma ve güvenin ayrı bir yeri vardır. İnsanlar başarılı olanı takdir eder, yükseleni örnek alır, hatta onun gibi olmak ister. Ancak bu başarı beraberinde kibri ve insanlara tepeden bakmayı getiriyorsa, hayranlık zamanla yerini tepkiye bırakabilir.
Çünkü bu toplum zenginliğe değil, kibre karşıdır.
Ekonomik ve sosyal olarak yükselmek elbette herkesin hakkı. Zaten gelişmenin temelinde de daha iyisini yapma arzusu var. Ancak bazen yükseldikçe insanın çevresi, alışkanlıkları ve hayata bakışı değişiyor. Bir zamanlar çalışanıyla aynı masada yemek yiyen, müşterisinin peşinden koşan, küçük işletmelerin sorunlarını yakından bilen insanlar zamanla yalnızca belirli çevrelerin içerisinde yaşamaya başlayabiliyor.
Önce görüşülen insanlar değişiyor. Ardından konuşulan konular, öncelikler ve nihayetinde insanın kendisini ait hissettiği çevre değişiyor.
Bir süre sonra temsil ettiği insanların sorunlarını duymaya devam etse de o sorunların günlük hayattaki karşılığını hissetmekte zorlanıyor.
Oysa toplumdan uzaklaşmak için kilometrelerce uzağa gitmeye gerek yok. Bazen birkaç protokol masası yeterli olabiliyor.
Çoğunluğun Ekonomisi, Azınlığın Yönetimi
Türkiye'nin ekonomik yapısına baktığımızda bu konunun neden önemli olduğunu daha iyi anlayabiliriz.
TÜİK verilerine göre ülkemizdeki girişimlerin yaklaşık yüzde 99,7'si KOBİ ölçeğinde. Yani ekonomimizin neredeyse tamamı sayısal olarak küçük ve orta ölçekli işletmelerden oluşuyor. Üreten, istihdam sağlayan, ihracat yapmaya çalışan, ay sonunda maaş ve vergi ödeyen milyonlarca insan bu yapının içerisinde.
Buna karşılık ekonomik ve kurumsal karar mekanizmalarında büyük sermayenin ağırlığı çoğu zaman daha belirgin.
Elbette büyük işletmelerin ekonomik gücü, kurumsal deneyimi ve uluslararası birikimi son derece kıymetli. Ancak ekonominin büyük çoğunluğunu oluşturan küçük işletmelerin sorunları karar mekanizmalarında yeterince karşılık bulmuyorsa burada üzerinde düşünülmesi gereken bir temsil sorunu var demektir.
Bir tarafta yeni müşteri bulmakta zorlanan, finansmana erişemeyen, maliyetlerle mücadele eden işletmeler; diğer tarafta prestij projeleri ve büyük organizasyonlar...
İkisi de ekonominin bir parçası. Ancak birinin gündemi diğerinin gerçeklerinden uzaklaştığında ortak bir gelecek oluşturmak zorlaşıyor.
İnsanlar artık yalnızca kendileri adına konuşan değil, kendilerini anlayan yöneticiler görmek istiyor.
İbn Haldun'un Yedi Asırlık Uyarısı
Aslında bu durum yeni de değil.
Yaklaşık yedi asır önce İbn Haldun, toplumların yükselişini ve gerileyişini açıklarken "asabiyet" kavramından söz etmişti. Asabiyet, toplulukları bir arada tutan dayanışma ve aidiyet duygusunu ifade ediyordu.
İbn Haldun'a göre topluluklar güçlü dayanışma bağlarıyla yükseliyor. Ancak zamanla refahın, konforun ve lüks yaşamın artması bu bağları zayıflatabiliyor. Yönetenlerle yönetilenler arasındaki mesafe büyüdükçe toplumsal destek de aşınmaya başlıyor.
Bugün de benzer bir durumla karşılaşabiliyoruz.
Lüks yaşamak, iyi eğitim almak, dünyanın farklı ülkelerinde bulunmak ya da ekonomik olarak güçlenmek elbette yanlış değil. Yanlış olan, bütün bunların insanı toplumun geri kalanından daha üstün olduğu düşüncesine götürmesi.
Çünkü bir yöneticinin sahip olduğu makam ile toplumun ona duyduğu saygı aynı şey değil.
Liderlik Unvanla Değil, İnsanla Kurulan Bağla Ölçülür
Burada Anadolu kültürüne de farklı bir gözle bakmak gerektiğini düşünüyorum.
Anadolu kültürünü yalnızca geleneksellikle, köylülükle ya da eğitim düzeyiyle ilişkilendirmek doğru değil. Bu kültür aynı zamanda üretmenin, dayanışmanın, verilen sözün arkasında durmanın ve zor zamanlarda birbirine destek olmanın kültürü.
Eğitim, bilgi, uzmanlık ve liyakat elbette vazgeçilmez. Ancak diploma sahibi olmak insanı kendiliğinden iyi bir lider yapmadığı gibi, diploma sahibi olmamak da liderlik yeteneğinin bulunmadığı anlamına gelmiyor.
Bazen çok iyi eğitimli bir insan toplumun dilini konuşamazken, hayatın içinden yetişmiş biri insanların ne hissettiğini çok daha iyi anlayabiliyor.
Bence asıl başarı, bu iki dünyayı birleştirebilmekte.
Dünyanın bilgisini Anadolu'nun samimiyetiyle buluşturabilmek. Profesyonelleşirken insan ilişkilerini kaybetmemek. Büyürken tevazuyu koruyabilmek. Başarıya ulaşırken o başarıya giden yolda birlikte yürüdüğümüz insanları unutmamak.
Makam Başka, Toplumsal Saygı Başka
Çünkü toplumlar yalnızca ekonomik başarıya değil, kendileriyle kurulan bağa da değer veriyor.
İnsanlar güçlü, başarılı ve dünyayı tanıyan yöneticilere hayranlık duyabilir. Ancak kendilerini küçümsediğini düşündükleri, sorunlarına yabancılaşan ve yalnızca belirli çevrelerin temsilcisi hâline gelen kişilere duydukları güven zamanla azalabilir.
En büyük yanılgı ise insanın oturduğu makamı, kendisine duyulan sevgi ve saygıyla karıştırmasıdır.
Makam insana güç verebilir. Ancak o gücün kalıcı olmasını sağlayan, insanların gönlünde edinilen yerdir.
Unutmayalım, bir toplumun tepesine çıkmak, o toplumun üstüne çıkmak değildir.